Genç Bayrak Gazetesi

UYDURULAN İSLAM’DAN, İNDİRİLEN İSLAM’A YOLCULUK -1 ‘’Mezhep Çatışması’’

UYDURULAN İSLAM’DAN, İNDİRİLEN İSLAM’A YOLCULUK -1  ‘’Mezhep Çatışması’’

İran ve Suudi Arabistan geriliminden sonra İslam dünyasında ki mezhep tartışması tekrar alevlendi.

Bu yazımızda; Tarihsel zaviyeden İslam düşüncesinde mezhep anlayışını tartışacağız.

Mezhep kelimesi sözlükte, ferdî görüş, inanç ve doktrin manalarında kullanılmaktadır. Dini açısından ise, müçtehidin dinin ayrıntılarına ilişkin, kendine mahsus kural ve yöntemlerle oluşturduğu inanç ve hukuk sistemini ifade eder.

Mezhepler Peygamberimiz (sav)’in vefatından sonra ayet ve hadislerde açık olarak izah edilmeyen meselelerden kesin ve herkesin itirazsız olarak kabul edebileceği hüküm verebilecek bir otoritenin olmamasından ortaya çıktı.

Bugünün İslam dünyasında ki mezhep ayrıklıkların temelini oluşturan olaylara göz atalım;

Mezhep farklılıkları ayet ve hadislerin farklı yorumlanmasından kaynaklanmakla beraber esas alt yapısını siyasi kültür oluşturur.

Burada ki asıl buhran, hadis kaynaklarının eleştirilebilirliği veya eleştirilemezliginden başlar.

Hz. Ömer’in hadis naklini yasaklayarak çok zor şartlara bağlaması günümüzde ki mezhep çatışmasını engellemeye yönelik yapılan bir ar-ge çalışmasıydı belki de. Ebu Hureyre olayı bunun örneklerinden bir tanesidir. İslam, farklı coğrafyalara yayılmaya başladıktan sonra farklı kültürlerinden etkilendi, farklı şekillerde yorumlanmaya başlandı. Artık insanlar dini tek bir kişiden öğrenmiyorlar, sahabeler, imamlar Hz. Peygamberin uygulama tarzını yine O’nu (sav) referans göstererek anlatıyorlardı. Böylece özellikle hadis kaynaklarını yorumlamada farklı diller ortaya çıkmaya başladı. Örneğin cübbe, sarık giymenin sünnet olduğuyla alakalı bazı şeyler söylendi, söyleniyor. Ama Ebu Cehil’in cübbe giydiği unutuldu!

Sahih sünnet meselesine bir diğer bakış açısı ise cübbeye sünnet diyerek cennetlik bir elbise olduğunun güya delilleriyle ortaya koyan akıl tutulması yaşayan naçareler İslam’da ki halifelik sisteminin ‘’Şûra’dan Saray’a’’ dönüşümü Muaviye bin Ebu Süfyan ile Amr bin As’ın Hz. Ali’ye hile ile galebe çalmalarıyla başlamasına her nedense sükût ederler.

Kerbela hadisesi, günümüz ifadesiyle ‘’demokrasi’’ ile iş başına gelme, halife olma geleneğinin bir kenara bırakılarak ‘’babadan oğula’’ bir kraliyet sisteminin benimsenmesini, halifeden sultana, şuradan saraya geçişin acıklı bir hikâyesidir. Bununla beraber Hz. Peygamberin (sav)’in en büyük sünnetlerinden biri ilga edilmiş olmakla beraber İslam dünyasında neredeyse hiç tartışılmamıştır. Tartışılacak olan şey ‘yöneticilerin’ konumunu sarsacağından gündeme dahi alınmamış, tarihte eşine az rastlanılacak bir ikiyüzlülük içerisinde yaşanılmaya devam edilegelmiştir.

Hz. Hüseyin, Küfe halkın yazdığı mektupta bile peygamber torunu olduğundan bahsetmeyerek bu işin ‘soy, nesep değil ehliyet işi olduğunu’ vurgularken, mezhepler ‘biz, siz’ savaşı veriyor.

Yani, ne Hz Ali ne de çocukları Hasan ve Hüseyin halifelik adına ehl-i beyt’lik iddiasında bulunmamıştır.

Kerbela olayı İslami dinamikleri temelinden etkilemiş bugünkü siyasi-mezhepsel oluşumların temelini atmıştır.

Şia, Kerbela meselesinden yola çıkarak Hz. Ebubekir, Ömer ve Osman’a hatta Hz. Aişe’ye çeşitli hakaretleri etmekten çekinmez ve hatta bu hakaretleri cesaret örneği olarak kabul ederek siyasi ayrılık meselelerine mezhebi/dini alet etmişlerdir. Elbette bu durum farklı bir açıdan Sünni camia içinde geçerlidir.

Şia’nın bir kısmının özellikle Hz. Ömer’e olan düşmanlığının sebebi Hz. Ali ile aralarında ki olan ihtilaf! değil Hz. Ömer’in Pers/Sasani/Fars/İran imparatorluğuna son vermesiydi.

Radikal Şia geleneği, Hz. Fatma’yı da bu işe alet edip, güya üç halifede(Ebubekir,Ömer,Osman) bir ehl-i beyt düşmanlığı çekememezliği varmış gibi lanse ederek kendi tarihsel kayıplarını bu şekilde tolere etme gayreti içerisine girmiştir.

Yoksa 12 İmamla ilgili, Şia’nın masumiyet düşüncesinin Kur’anla uzaktan yakından bir alakası bulunmaz. Alakası bulunmadığı gibi ‘’Furkan’ın’’ ruhuna aykırıdır.

***

Sünni camia ise zaman zaman Kerbela katliamında, Şura’dan Saray’a, Halifeden Sultana geçişte olduğu gibi üç maymunu oynar. Yezid’e hak ettiklerini söylememek için görmezden gelir. Hulefai-i Raşidin’i yani dört halifeyi Hz. Peygamberin sözlerinden yola çıktığını iddia ederek sırasıyla numaralandır ki tipik bir israiliyyat etkisidir.

Ebu Hanife, Emevi ve Abbasi iktidarlarına karşı direnmiş siyasallaşmamış, boyun eğmemiş onların koltuk sevdaları uğruna fetva vermemiştir. Bu durum İmam Şafi, Hanbeli, Maliki içinde değişmezken Sünni gelenekçiler olduğunu iddia edenler tarafından İmamların fikirleri mezhepleştirerek İslam’ın ana değişmezleri içine sokulmuş ‘’dört hak mezhep’’ olarak tanılandırılmış ve diğerlerini ‘’zındık’ ’olarak isimlendirmekten çekinmemişlerdir. Böylece başka bir bidat İslam tarihindeki yerini almıştır. İlaveten, Kur’an ve sünnet eşit tutularak şirk ’in farklı bir boyutuna geçilmiştir.

Burada söylemek istediğim, mezhebin ayrıştırıcı bir şey olduğundan ziyade mezhepleşmenin Müslüman toplulukları/toplumu siyasi mekanizmaların ve yerel kültürlerin mezhep anlayışına etki ederek onları Türkleştirmesi, Farslaştırması veya Araplaştırmasıdır. Aksi takdirde müçtehidin bir mezhebe ihtiyacı olmayabilir ancak halkın/bireyin ibadetlerini yerine getirebileceği bir düşünce sistemine ihtiyaç duyması kadar doğal bir şey olamaz. Neticede müçtehit, içtihat için varken, sıradan, sade bir Müslüman günlük ibadetlerini ikame edebilmek için bu yasanın yorumuna ihtiyaç duyabilir.

İslam dünyasında ki bu aykırılık fıkıhtan/hukuktan ziyade politize olmuş mezhepleşmenin bir enstrümanıdır.

Birde şu açıdan bakalım;

Cemel ve Sıffın’da ki ayrışma fıkhi bir durumdan mı kaynaklanıyordu?

Kerbela katliamının sebebi itikati fikir ayrılıkları mıydı?

Emevi ve Abbasi saltanatı boyunca müçtehitlerin uğradığı işkencelerin sebebi hadis kaynakları konusunda ki uyuşmazlık mıydı? Örnekleri çoğaltarak konuyu dağıtmak istemiyorum.

Bahsettiğimiz ayrışmalarının temelinde hak/batıl mücadelesi vardır. Mevcut güçler, siyasi otoritelerini kuvvetlendirmek adına ulemayı yönlendirmeye, baskı altında tutmaya, buyurdukları şekilde hutbe etmeye zorlamış zaman zamanda başarılı olmuşlardır.

“Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır” sözü de muhtelif fırkaların meydana çıkması için sonradan

İslami kültüre ilave edilmiştir. Bazı İslami çevrelerde çokça dillendirilen bu söz, mürid-mürşid bağlantısına dikkat çekmekle beraber suiistimal edilen bir deyim haline gelmiştir.

Üstadın dediği gibi; tevekkülü tembellikten, namazı ritüelden, cihadı kavgadan, izzeti kibirden, tevazuu zilletten, şehadeti intihardan, sabrı korkaklıktan, gücü tuğyandan, müzakereyi düşmanlıktan, ihtilafı ayrılıktan, ticareti hileden, sadakati menfaatten, ayıramayan cahil ve şuursuz Müslümanlar ne akli nede iradi bağımsızlığın sahibi olabilirler.

Bugün Efendimiz (sav) dirilse, bu radikal mezhep hizipçilerine, bidatçılara, dedelerinin dinine inananlara tebliğde bulunsa ‘biz bildiğimizden vazgeçmeyiz ’derler.

Yazının başlığını esinlendiğim henüz 22 yaşında bir genç olan Hüsameddin Ferzîzâde İran’da Şia ve diğer mezhepleri eleştiren risalesinden dolayı idama mahkûm edildi. Bu risale İslam siyasi coğrafyası için yazılması geç kalınmış tarihi evraklardan bir tanesidir. Türkiye’de bazı gazeteler ve yazarlar makaleyi hiç okumamış gibi art niyetli haber yapmaktan çekinmedi. Hem yazıyı eleştiriyorlar hem de insanların yazıyı okuyabilecekleri bir adres vermiyorlar bu bağlamda merak eden okuyucularımız yazıyı www.hilalhaber.com adresinden bulabilirler.

bayramkucuk@gencbayrak.com.tr
@byramkucuk/twitter

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ